BİYOGRAFİ

 

GIDA, TARIM VE HAYVANCILIK BAKANI

MEHMET MEHDİ EKER

 

Bu hikâye, Dicle kıyısında düşler kurup, kurduğu düşlerin peşinden koşan bir çocuğun hikâyesidir.

 

Bu hikâye, dünyada buğdayın anavatanı olan topraklarda topraksız bir ailede dünyaya gelip yıllar sonra doğduğu topraklara Tarım Bakanı olarak dönen bir insanın hikâyesidir.

 

Bu hikâye, bir bakanla birlikte değişen ve gelişen Türkiye Tarımının değişim ve dönüşüm hikâyesidir.   

 

 

 

Mehdi Eker'in yaşamından satır başları vermek, aslında büyük bir başarı öyküsüne tanıklık etmektir. Düşünün ki; yokluğun kader sayıldığı bir coğrafyada şairin deyimiyle "kaderin üstünde bir kader vardır" dizesindeki gibi başka bir kaderin mümkün olabileceğini göstermiştir bize...

 

Henüz 8-9 yaşlarındayken yaşadığı köyün yakınlarına inen zirai ilaçlama uçaklarına bakarak, dilediği yere gidebilmek için uçma hayalleri kuran, gittiği yerdeki insanları tanımak ve onlarla konuşabilmek için dünyadaki bütün dilleri bilmeyi arzulayan bir çocuk düşünün. İşte bu ve buna benzer düşlerin peşinden koşan bir çocuğun 1956 yılında başlayan renkli hayat hikâyesidir bu...   

 

Mehdi Eker, Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Tepe beldesinde doğdu. Abdullah ve Fehime Eker çiftinin 7 çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Eker'in asıl adı Muhammed Mehdi’dir. Baba Abdullah Eker, çocuklarının her birine Peygamber Efendimizin sıfatlarını yansıtan isimler vermiştir.

 

Tepe beldesi, Dicle nehri kıyısında eski adı “Tep’a Berava” (Su kıyısındaki tepe) olarak bilinen, tarihi bir sit alanı ve çok eski bir yerleşim yeridir. Bölgenin coğrafi yapısı ovadır. Ancak karasal iklimin  hâkim olması nedeniyle tarım ürünleri fazla çeşitlilik göstermez. Bu noktada Dicle Nehri oldukça önemli bir rol üstlenir. Zira Dicle nehrinin bölgeye hayat veren bir yapısı vardır.  Hele de yaz  aylarında tek damla yağmurun düşmediği kurak bir kara parçasında toprakla uğraşan insanlar için Dicle nehrinin bambaşka bir anlamı vardır: Mısır için Nil neyse; Mezopotamya için de Dicle odur.

 

 

Hiç kuşkusuz Mehdi Eker'in hayatında da Dicle nehri her zaman başroldedir. çocukluğuna ve Dicle nehrine dair anılarında şöyle der:

 

"Doğduğumda beni Dicle’nin suyuyla yıkamışlar. Hep Dicle’nin sularını içtim. Çocukluğum hep toprak koktu. Çünkü kerpiç bir evde doğdum, orada büyüdüm. En çok yıldızları tanıyordum, çünkü bizim orada çok yıldız olurdu. Toprak kokuyordum ve yanımda Dicle vardı, Dicle nehri. Dicle, benim hayatımda çok önemli. Dicle bütün dünya için önemli, çünkü insanlığın tarıma başladığı ilk toprak parçası Dicle havzasıdır.

 

Eker kendi deyimiyle 4 yıl 4 ay ve 4 günlükken, ilk eğitimini babası Abdullah Eker'den almaya başlar. Abdullah Eker, Kürtçe, Türkçe, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilen bir din adamıydı. Mehdi Eker’in

 

eğitim hayatı da bu dil zenginliği içinde şekillenip gelişecekti. Babasından aldığı eğitimin ardından 1968 yılında iki derslikli Tepe İlkokulu'na başlar. Burası derme çatma bir okuldur. Sınıf sayısı yetersiz olduğu için üç sınıf bir arada ders görülmekteydi. Eker, bu bölgede doğup büyüyen hemen hemen her çocuk gibi Türkçeyi sonradan okulda öğrenmiştir. Bu durum her ne kadar ilk bakışta bir dezavantaj gibi görünse de çok dilliliğin daha zengin bir kelime dağarcığı ve güçlü bir hafıza oluşturması bakımından olumlu yanları da vardır. Nitekim bu zenginliğin farkında olarak yetişen Mehdi Eker, daha çocuk yaşlardayken iki hayalin peşinde koşar: Bunlardan biri istediği yere gidebilmek için uçma yeteneğinin olması, diğeri ise insanlarla konuşabilmek için de yeryüzündeki bütün dilleri bilmektir. Oysa köyde ortaokul bile yoktur ve Eker'in okula devam edip etmeyeceği bile henüz belli değildir. Bu sebeple ilkokulu bitirdiği halde ortaokula hemen devam edemez ve bir yıl beklemek zorunda kalır.

 

Dedik ya Eker'in hayatı başarılarla dolu diye... Mehdi Eker, bir gün Diyarbakır şehir merkezinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir yurdu olduğunu ve sınavla öğrenci aldığını öğrenir. Yurda yerleşmek ve eğitimine devam etmek için sınava girmeyi kafasına koyar. Eker için bu sınav hayatının bir dönüm noktasıdır. Sınavı birincilikle kazanır ve 7 yıl sürecek orta ve lise öğrenimini devam ettirmek için suların çekildiği bir güz mevsimi açık bir kamyonun kasasında Diyarbakır’a doğru yola koyulur.  

 

 

 

 

Diyarbakır ile Tepe beldesi arası 60 kilometre olmasına rağmen o dönemin koşulları ulaşım açısından oldukça zordur. Eker, ailesini her ziyaret etmek istediğinde önce trenle bir yere kadar gidecek, oradan inip yürüyecek ve son olarak Dicle Nehri’ni bir sal üzerinde geçmek zorunda kalacaktır. Bu zor koşullar yüzünden tatil ve bayramlar dışında evine çok sık gidemez ama bunu da bir fırsata dönüştürür ve zamanının çoğunu Diyarbakır’ı keşfederek geçirmeye başlar.

 

Diyarbakır, Eker’in hayatında önemli bir kavşak noktasıdır. Gerek öğrenimine devam edebilmesi gerekse Diyarbakır’ın sahip olduğu kültürel varlıklar ve kent yaşamındaki zenginlik Eker’in hayatında hiçbir zaman silinmeyecek izler bırakır.

 

"Diyarbakır, sadece bir şehir değil, insanlığa, insanlığın kültür ve tarih birikimine büyük katkı sağlamış, medeniyetler doğurmuş ve büyütmüş bir merkezdir. Tarih boyunca bu kadim uygarlık merkezi birçok, gezginin, ede­biyatçının, bilim insanının, devlet adamının uğradığı, beslendiği, yetiştiği, ziya­ret ettiği bir yer olmuştur. Diyarbakır'a gelip de Diyarbakır'ın üstünde iz bırakmadığı kimse yoktur. Bugün bile insanlar, küller altında kalmış mücevhere benzeyen bu kente gel­diğinde adeta büyülenir ve çarpılırlar.

 

 

Diyarbakır’ın kendine has o büyülü atmosferi içinde eğitim hayatına başlayan Eker, 1973 yılında Diyarbakır Ali Emiri Ortaokulunu, 1976 yılında ise Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’ndeki eğitimini tamamlar. Bir yandan eğitimine devam ederken diğer yandan içinde yeşeren edebiyat sevgisini geliştirmek için okuldan arta kalan zamanlarda kıraathaneye veya kütüphaneye gider. Kitap okumaya her zaman özel bir zaman ayırır. Daha o yıllarda neredeyse dünya klasiklerinin tamamını okumuştur. Başta edebiyat olmak üzere tarih, müzik, tiyatro, şiir, felsefe gibi konular Mehdi Eker’in hayatında önemli bir yer tutmaya başlar. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özden Ören, Cahit Zarifoğlu ve Mehmet Akif Ersoy o dönemde ilgiyle okuduğu şair ve yazarlar arasında yer alır. Eker için okumak bir hobi değil, daha çok bir tutkudur artık...

 

 "İlk okuduğum roman Peyami Safa’nın “Yalnızız” romanıydı. Bu ilk okuduğum romandan sonra bir roman yazmaya kalktım. Biraz yazdım ama sonra boyumdan büyük bir işe kalkıştığımı anlayınca bıraktım. İlkokulda başöğretmenimizin odasında küçük bir komodin içinde duran çeşitli kitaplar vardı. Kemalettin Tuğcu, La Fontein, klasik batı edebiyatının küçükler için hazırlanmış diğer bazı kitapları… Bunların hepsini okumuştum ama doğrusu bunlar beni pek fazla etkilememişti. Ortaokula geldiğimde ilk okuduğum kitaplardan birisi Sezai Karakoç’un “Ruhun Dirilişi” kitabıydı. Daha sonrada yayınlanan bütün kitaplarını takip ettim. Bir de ilkokuldayken rahmetli ağabeyimin getirdiği Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” dergisinin bir nüshasını görmüştüm. Ben de Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’la başlayan edebiyat ilgisi Türk ve Dünya edebiyatının örnekleri ile gelişti."

 

 

Eker, 1976 yılında Ziya Gökalp Lisesini bitirir. Bu dönemde henüz 15 yaşındayken ilk öğretmenini, yani babasını kaybeder. Liseyi bitirip 19 yaşında Diyarbakır’ı terk eden Mehdi Eker, aynı yıl Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ne kaydolur. Bu bölümü tercih etmesindeki en önemli neden; eserlerini ve yaşamını çokça önemsediği Mehmet Akif Ersoy'un da Veteriner Hekim olmasıdır. Dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy ve özel olarak “Hekimlik” kavramı Eker’in üniversite yaşamı ve meslek seçimi konusunda ona bir yol gösterici olur. Hekim ve doktor kavramlarının aynı anlamı ifade etmediğine dikkat çeken Eker bu konuda şunları söyler:

 

"Ben hikmete önem veriyorum, tek başına bilgiye değil. Beni bilgiye ve bilgeliğe ulaştıracak şeyin mutlaka "Hikmet"le yani İngilizlerin "Wisdom" dedikleri kavramla ilgisi olmalı. Yani bilgi hikmetle yoğrulursa hayata bir anlam ve değer katar. İşte bu yüzden ben Doktor değil Hekim kavramını kullanmayı yeğlerim.

 

 Eker’in üniversiteye başladığı yıllar ülkede çok büyük çalkantıların yaşandığı, zor ve sancılı bir dönemdir. O dönemde Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nin ikinci sınıfına devam etmekte olan Eker, Tarım Bakanlığı’nın açtığı memurluk sınavını kazanarak evrak kayıt memuru olarak işe başlar. Bir yandan çalışıp diğer yandan eğitimine devam ederken 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleşir. Mehdi Eker, bu sancılı dönemde yaşanan gelişmelere belirli bir mesafeden yaklaşarak kendi dünya görüşünü ve tasavvurunu inşa etmiştir.

 

 

"Öğrenciliğimde, Milli Türk Talebe Birliği'ne yakındım. Diyarbakır'da lisedeyken arkadaşlarımızla MTTB orta tahsil öğrenci derneğini kurduk. Üniversitedeyken çok acılı bir dönemdi. Silahlar konuşuyordu. Bugün yaptığım analizi o gün de yapıyordum: Çatışmaların NATO konsepti ile ilişkili olduğunu düşünüyordum. Sol düşünceye sahip gençler bir şeyleri değiştirmek istiyorlardı. Sonra sistem 12 Mart ile birlikte MHP ve ülkücü gençliği sahneye çıkardı. Onlar çatıştı. Ben ne komünist ne de faşist denilen tarafta yer almadım. Siyasi olayların içinde ama çatışmaların dışındaydım."   

 

1989 yılında Ankara yakınlarındaki Lalahan Hayvancılık Merkez Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcılığına atanan Eker, 1990 yılında ise Master yapmak üzere İngiltere'ye gider. İskoçya’da bulunan Aberdeen Üniversitesi’nde tarım ekonomisi alanında Master derecesi alır. Daha sonra yurda döner ve Ankara Üniversitesi’nde 1993 yılında başladığı doktora tezini Hayvancılık İşletme Ekonomisi alanında tamamlayarak 1997 yılında doktor unvanını alır. 

 

Eker, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın oluşturduğu yönetici ekip içinde yer alarak, bir süre Veteriner İşleri Müdürlüğü görevini yürütür.

 

1996 yılında o zaman ki adıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Üretimi Geliştirme Genel Müdür Yardımcılığına kısa bir süre sonra da Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğüne atanır. Bu görevine ilaveten bakanlığın daimi kurulu olan Yüksek Komiserler Kurulu Genel Sekreterliği görevini yürütür. Türkiye’de önemli bir dönemeç noktası olan “28 Şubat” sürecine gelindiğinde Mehdi Eker bir bakıma sakıncalı ilan edilerek tasfiye listesine girer. Buna rağmen Tarım Bakanlığının hemen hemen her kademesinde görev yapan Eker, bu sancılı sürecin ardından yıllarını verdiği bu kurumdan emekli olarak ayrılır.

 

 

"Tarım Bakanlığında başlangıcından itibaren, öğrencilik yıllarımdaki çalışmam dâhil olmak üzere toplam 24 yıl çalıştım, bütün kademelerde bulundum. Yani aralarda ne varsa alttan üste doğru. Hatta milletvekili olmadan önce emekli olmayı bile başardım. Bu 24 yıl içerisinde 14 Tarım Bakanıyla çalıştım. Emekli olmamın sebebi şuydu: AK Parti kuruldu ve ben AK Parti’nin kuruluş çalışmalarında bulundum. Gerek program yazımında, gerekse kuruluş çalışmalarında aktif olarak bulundum. Sayın Başbakanımızı önceden tanıyordum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde onunla yönetici olarak çalışıp ekibinde yer almıştım. Onun izniyle Ankara'ya geldiğimde irtibatımız devam etti. Parti kurma çalışmalarında da doğal olarak yer aldım. Fiili olarak çalıştım. 2002 seçimlerinden önce Genel Merkezdeki Halkla İlişkilerden Sorumlu Başkan yardımcısı olarak görev aldım."

 

 

3 Kasım 2002 seçimlerinde ise Diyarbakır’dan AK Parti milletvekili seçilir. Eker, TBMM’nin 22, 23 ve 24. dönemlerinde AK Parti Diyarbakır Milletvekili olarak görev yapar. TBMM’de Türkiye-Pakistan Parlamentolar arası Dostluk Grubu’nu kurar ve başkanlığa seçilir. Eker, AK partinin 2003 yılındaki Büyük Kongresinde AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevine seçilir. Ayrıca Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Türk Grubu Üyeliği ve  Batı Avrupa Güvenlik ve Savunma  Asamblesi Türk Grubu Üyeliği görevleri yanında Tarım  Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyeliği (Alt Komisyon Başkanı) görevlerini sürdürür.

 

2 Haziran 2005’te Veteriner Hekim diplomalı ilk Tarım Bakanı olarak 59. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'na atanır.


"Bakanlık bir görev... Görev verilir, atanırsınız, görev yaparsınız. Ne kadarsa nasipse o kadar görev yaparsınız. O emanetin bir sahibi vardır. Sizi atayan irade aynı zamanda gerektiğinde değiştiren iradedir. Görev sizde olduğu sürece o emaneti taşırsınız. Olabildiğince hizmet etmeye çalışırsınız. Tabi bu bir fırsattır, bir imkândır. AK Parti hükümeti Türkiye için bir şanstır. Bunu inanarak söylüyorum. Benim siyasete aktif olarak girmemin sebebi budur."

 

 

Bakan Eker’in göreve başlamasıyla birlikte aynı anda Tarım Bakanlığı’nda da bir değişim ve dönüşüm dönemi başlar. Tarım ve Hayvancılıkta art arda reformların yapıldığı bir şahlanış dönemi olan bu süreçte tarıma yıllarca gündelik bir bakış açısıyla yaklaşan anlayış kökten değiştirilerek rekabete dayalı ve kalkınmanın olmazsa olmaz koşullarından biri olacak şekilde stratejik bir bakış açısı geliştirilmiştir. Tarım, bu süreçte ülkenin kalkınmasında önemli role sahip bir konuma yerleştirilecektir. Türk tarımında yıllardır süregelen geleneksel ve yapısal sorunlara kökten çözümler üretilmiş, tarımı neden – sonuç ilişkisi içinde bilimsel bir yaklaşımla değerlendiren ve sektörü daha iyi noktalara taşıyacak uygulamalar bir bir hayata geçirilmiştir.

 

"Biz her şeyden önce kendimize bir ayna tuttuk. Sektörümüzün bütün paydaşlarıyla yani çiftçiler, köylüler, tedarikçiler, sanayiciler, üreticiler, tüketiciler, bilim insanları, üniversiteler, bakanlık çalışanları, kısaca bütün toplumu kapsayan bir çalışma yaptık. Yaklaşık 35 bin kişiyle yüz yüze anket yaptık, bunu da kendi dışımızdaki profesyonel bir firmaya yaptırdık. Bunlarla kendimizi nasıl gördüğümüz, gerçek fotoğrafımızın ne olduğunu cesaretle, aynaya bakmaya korkmadan ortaya çıkardık. Bu tür bir çalışma Türkiye Cumhuriyeti kurumları içerisinde ilk defa bizim yaptığımız bir iştir. Ben de bizzat hayatta olan eski tarım bakanlarını davet ettim. Bakanlığımızın faaliyetleriyle ilgili kendilerine danışmak istedim. Davet ettiklerimizden dokuzu geldi. Kendilerine, 'Görevdeyken yapamadığınızı düşündüğünüz, bugün 'keşke şunu da yapabilseydim' dediğiniz şeyler neler, onları bana anlatın, önerin ben yapayım dedim."

 

Türkiye’de tarımla ilgili 2002’den sonra yürürlüğe giren ve aralarında 83 yıl sonra ilk kez çıkarılan Tarım Kanunu’nun da olduğu 14 temel kanundan 9’u Bakan Eker döneminde çıkarılır. Bu dönemde tarım sektörü, birçok konuda ilk kez uygulamaya konulan projelerle tanışır. Projelerin büyük çoğunluğunun hem tasavvur hem de uygulanma aşamalarında bizzat Bakan Mehdi Eker vardır. Tarımsal desteklemeler, kalite, sağlık, verimlilik ve kırsal kalkınmayı esas alacak şekilde yeniden düzenlenir. Özellikle arazi bölünmesinin önlenmesi ve toplulaştırma çalışmalarına ağırlık verir.

 

"Tarım strateji belgesi hazırladık ve tarımla ilgili 14 tane kanun çıkardık.  Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu çıkardık. Neden? Çünkü tarım arazileri sürekli bölünüyordu. Buna bir dur demek gerekiyordu. Tarım sigortası çıkardık. Tarım sigortası 1935 yılında konuşulmaya başlanıyor ama bir adım atılmıyor. Bu kanunu ilk defa biz 2005 yılında çıkarttık, uygulamasını 1 Haziran 2006’da başlattık. Organik Tarım Kanununu çıkarttık, Biyogüvenlik Kanunu, Tohumculukla ilgili olarak, Bitki Islahçı Hakları Kanunu ve Üretici Birlikleri Kanunu gibi bu şekilde 14 tane tarımla ilgili kanun çıkarttık. Tarımda mekanizasyonla ilgili yeni destekler ve projeler başlattık."

 

Bakanlığın, daha etkin hizmet verecek şekilde yeniden yapılandırılması da yine Eker döneminde gerçekleşir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 2010 yılında hitap ettiği geniş sektöre daha fazla katkı sağlayacak, çağdaş tarım anlayışına uygun ve AB’deki benzerleriyle uyumlu bir yapıya kavuşur.

 

Tarım-sanayi entegrasyonunu sağlayan kırsal kalkınma hamlesi Eker’in bakanlığı döneminde başlatılan diğer bir ilktir. Gıda güvenilirliği ve veterinerlik konularında önemli projeler hayata geçirilir. Avrupa Birliği sürecinde tarımla ilgili önemli fasıllardan birisi olan “Gıda Güvenilirliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” faslı bu dönemde müzakereye açılır. Yine aynı dönemde Türkiye, tarımsal ekonomik büyüklük (tarımsal üretim değeri) bakımından Avrupa’da 4.’lükten birinciliğe, dünyada ise 11. sıradan 7. sıraya yükselir.

 

 

2007 seçimlerinde 60. Hükümetin, 2011 yılında ise 61. Hükümetin aynı bakanlığına yeniden atanan Mehmet Mehdi Eker, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde üst üste üç  dönem boyunca aynı bakanlığa atanan ve en uzun süre ile görevde kalan ilk ve tek Tarım Bakanı olur. 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde ilk defa halk oylaması ile Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlık görevini Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Sayın Ahmet Davutoğlu'na devretmesiyle kurulan 62. Hükümetin de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak tekrar görevi devralan Eker, kırılması zor bir rekora imza atarak art arda dört dönem Tarım Bakanlığı görevini yürüten bakan olur.

 

 

Tarım ve Hayvancılıkta elde edilen başarılar ve gelinen noktaya bağlı olarak 2011 yılında Mehdi Eker’e Estonya Cumhuriyeti ve Türkiye arasındaki tarım alanındaki işbirliğinin oluşturulmasında katkılarından dolayı Estonya Cumhurbaşkanlığı tarafından “Terra Mariana Nişanı ” verildi.

 

2012 yılında ise Türkiye tarımındaki başarılarından ve dünyadaki açlıkla mücadeleye katkılarından dolayı Fransa Hükümeti tarafından 1883 yılından beri verilmekte olan Chevalier dans I'Ordre du Merite Agricole (Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı) na layık görülen ilk Türk, Tarım Bakanı olur.

   

Eker, Bakanlığı döneminde sadece Tarım konusunda değil, aktif bir siyasetçi olarak ülke gündeminde yer alan çeşitli konularda da çaba sarf etmiştir. Özelikle kendi bölgesindeki sorunlara özel bir önem gösterir. Son 30 yıldır devam eden ve bugüne dek on binlerce yurttaşımızın can ve mal kaybına uğradığı “Terör ve Şiddet ” konusunda başta Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti Hükümeti olmak üzere alınan kararlar ve atılan adımlarla bu soruna karşı yeni bir yaklaşım ortaya konmuştur. 30 yıldır hiç olmadığı kadar çözüm sürecine yaklaşıldığı bir döneme girilirken, gerek o bölgenin bir insanı olarak, gerek milletvekili ve gerekse de Hükümet Üyesi olarak Mehdi Eker de bu süreci destekleyen ve çok önemli katkılar sağlayan biri olmuştur.

 

"Çözüm sürecini kalıcı bir barışa dönüştürmemiz gerekiyor. Bu sadece Türkiye için değil, bütün Ortadoğu için gerekli. Biz bunda kararlıyız. Çünkü barış dışında başka hiçbir seçeneğimiz yok. Bugün üzerinde konuştuğumuz, çözüm önerilerini değerlendirdiğimiz “Kürt Sorununun” nabzı bu şehirde; Diyarbakır'da atıyor. Bu kent Kadim Mezopotamya’nın kapısıdır. Bu kentin kalbi binlerce yıl barış içinde çarpmıştır. Bu kentin mimarisinde bile barış ve eşitlik vardır. Öyle ki eski şehrin daracık sokaklarında yürüdüğünüzde hangi evin bir zengine veya bir fakire ait olduğu dışarıdan bakınca anlaşılmaz. Aynı şekilde bu şehirde Ermeni, Süryani, Kürt, Türk, Arap, Müslüman, Yahudi bin yıldır sorunsuz bir şekilde yaşadı. Ama ne zaman barışın şifreleri unutuldu, ulus devlet inşası sürecinde bunlar, bu farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışıldı, vatanadaşların bir kısmı ötekileştirilmeye çalışıldı, tek tipleştirilmeye çalışıldı, ondan sonra sorunlar birbiri sıra geldi."

 

Eker, sadece tarımla veya siyasetle değil, yakın çevresinde edebiyata ve özellikle şiire olan ilgisi ile de tanınır. Gerek babasından aldığı eğitim, gerekse çocukluğunda ve gençliğinde edindiği okuma tutkusu, sanata, edebiyata, tarihe, felsefeye ve diğer sosyal bilimlere duyduğu özel merak ona ayrı bir hususiyet kazandırmıştır. Öyle ki, ezberinde yüzlerce şiir vardır. Eker'i yakından tanıyan dostları onu "Tarım Bakanı olmasa bile Kültür Bakanı olacak entelektüel bir dimağa sahiptir" diye tanımlar.

 

Eğer medeniyetin inşasında sanat yoksa, eğer medeniyetin inşasında edebiyat yoksa, o ülkede duygusal kuraklık var demektir. Benim açımdan sanat bir hayat tasavvurudur. Benim hayat tasavvurum, varlık tasavvurum ve insan olarak, yeryüzündeki pozisyonum: kimim, neden buradayım, nereden geldim, nereye gideceğim? Aslında bütün sanat, bu soruların cevabını değişik şekillerde verme ve bu soruların cevabını değişik formlarda oluşturma çabasıdır. Edebiyat, şiir, resim, müzik, heykel bütün bu sanatlar bunun içindir. Sanatın her türünü severim ancak daha çok edebiyatla ilgileniyorum. Çünkü “kelîm olmak” yani kelime sahibi olmak, kelamı düşünüp ondan sonra kelîm olmak ve bu kelimeleri biriktirmek, onlara biçim vermek kendimizi onlarla ifadelendirmek daha kolay. Bunun için dil ve edebiyat benim için daha önemli... Edebiyatı olmayanın medeniyeti olmaz.”

 

Şiir ise kelimenin, sözün müziğidir. Şiirde daha çok sembol kullanıılır. Daha çok teşbih vardır. Tecrit, soyutlama imkânı vardır. Hem müzikal, hem ritmik, hem lirik mesajı olan bir söz sanatıdır. Şiiri aynı müzik eseri gibi sonsuz kere okur, dinlersiniz, ezberlersiniz. Bizim kadim geleneğimizde roman yok, şiir vardır. İyi şairlerin hepsini seviyorum. Benim çok şairim var. Bütün iyi şiir yazanlar benim şairimdir. Ama birçok vasfı, özelliğiyle bir arada değerlendireceğim yaşayan şair Sezai Karakoç'tur çünkü bir medeniyet tasavvuruna sahiptir. Birkaç arkadaşıyla birlikte Türkiye'de modern şiirin kurucularındandır. Cemal Süreya örneğin, imgelerle yüklü, müziği, ritmi, armoniyi içinde barındıran, gerçekten etkili bir dili var."

 

Dicle nehri kıyısında uçma hayalleri kuran bir çocuğun hikayesidir bu diye başlamıştık söze... Mehdi Eker, o düşlerini hiç unutmamış olacak ki bu hayalini 2014 yılı Mayıs ayında Türk Hava Kurumu (THK) Üniversitesi’nde uçuş eğitimlerini tamamlayıp üstelik Türkiye’nin ilk “Pilotaj Yüksek Lisans” derecesine sahip olarak pilotaj diplomasını alarak gerçekleştirir.

 

Eker’in çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınlanmış makalelerinin yanında “Tarımdan Kültüre Agrostrateji” ve “Türkiye Tarımının Değişim ve Süreci: Buğday İle Koyun Gerisi Oyun” adıyla Alfa Yayınlarından yayınlanmış iki kitabı bulunmaktadır.

 

 


 

 

Evli ve üç çocuk babası olan Mehdi Eker, dünyanın bütün dillerini bilmese de babasından aldığı medrese tahsilinin etkisiyle kısmen Arapça ve Farsça ile iyi derecede İngilizce ve Kürtçe bilmektedir.